Genel

19 Şubat’ta Kova Burcu’nda gerçekleşen Yeniay’ın etkileri

18 Şubat’ı 19 Şubat’a başlayan gece, İstanbul itibariyle saat 01:46’da Kova Burcu’nun 29:59 derecesinde, yani Balık’a geçilmeden öncesi son saniyede Yeniay adı verilen Güneş & Ay Kavuşumu gerçekleşecek.

Bu Yeniay, Çin Yeniyılı’nın başlangıcı ve Ay’ın dünyaya en yakın olduğu, bu nedenle de Supermoon olarak adlandırılan durumlardan birine denk gelecek. Dolayısıyla yüksek enerjikli bir durumdan bahsediyoruz. Bu Yeniay, biraz Kova biraz Balık enerjisi taşıyor. Öne çıkan planetler itibariyle de hem Satürniyen hem de Jüpiteryen & Neptüniyen bir Yeniay!

“Astroloji”, “Karma & Dönüşüm ve Astroloji”, “Psikoloji ve Dört Element” gibi kitapların yazarı Stephen Arroyo şöyle der; “Satürn çabayı, Jüpiter ve Neptün ise bolluğu ve ilahi lütfu temsil ederler. Evrenin sisteminde çaba ve lütuf bir arada çalışırlar. Biri olmadan diğeri harekete geçmez. Satürn bizi çaba göstermeye sevk ettiğinde, Jüpiter ve Neptün ile gelecek lütfun akabileceği bir kanal açmış oluruz hayatlarımızda. Çaba ve lütuf süreçleri birbirini izler. Ama çaba gösterilmesi gereken süreçte yeterince çaba vermeyen, lütuf sürecinde de yeterince beslenemez.” Bu güzel tanım, bu Yeniay haritasının kalbine oturuyor.

İç engellerimizi aşmanın tam zamanı!
Yapmak istediğimiz çok şey, gitmek istediğimiz çok yer, demek istediğimiz çok söz, hayata geçirmek istediğimiz birçok fikir var. Ama biz bunların hiç birini tam istediğimiz gibi yapamıyoruz. Bize göre bu engeller dıştan geliyor. İnsanlar, koşullar, bir şeyler bizi tutuyor. Adeta içimizde anlaşılmamış bir dahi, keşfedilmemiş bir sanatçı, start atışını kaçırmış bir koşucu, şeytana tutsak olmuş bir melek var. Bir bıraksalar, ah bir bıraksalar… Bir bıraksalar, niyetimiz çok iyi. Bir bıraksalar her şeyi düzelteceğiz. Nasıl mı; bildiğimiz gibi!

Bildiklerimiz, varsaydıklarımız, beklediklerimiz, zaruri gördüklerimiz ile gerçek arasında bir uyuşmazlık var. Sorun da bu! Ya bizim mükemmel, iyi, istenilir, yakışır, önemli, değerli bulduğumuz durumlar, konumlar, sonuçlar, artık bizim koyduğumuz yerde değil. Ya da bizim bunlara erişmek için kendimize biçtiğimiz kalıplar, yöntemler, planlar, halihazırda kullanışlı, uygun, geçerli değil. O zaman ya eski önceliklerimizden, gözümüzde gönlümüzde büyütüp büyütüp durduğumuz takıntılarımızdan vazgeçmenin vaktidir. Ya da bunları mümkünsüz hale getirdiğini düşündüğümüz koşullara, farklı bir gözle bakmanın vakti.

Önce ilk önermenin üstünden geçelim; insan hiçbir şeye, “artık uzanamadığı daldaki yemişe” bağlandığı kadar bağlanmaz. Bu bir “Sarı saçlarını deli gönlüme, bağlamışım çözülmüyor Mihriban” hikayesidir! Hayatta bir ara ulaştığımız maddi, fiziksel, duygusal bir zirve, olduğumuz bir hal, tattığımız bir nimet olmuştur. Onun verdiği haz ya da onun hissettirdiği tatmin duygusu bizim zihnimize “en iyi” olarak kodlanmıştır ve sonra devran dönmüş, yol değişmiş, bizim kısmetimize başka deneyimler düşmüştür. İşte bir ara görüp tutup yaşayıp pek de hoşlanmış olduğumuz bu hali, yitirmiş olmayı bir türlü hazmedemeyiz, bu nedenle de başka hiçbir durumu kendimize layık görmez, hiçbir kazanca ya da fırsata kıymet vermez, elde ettiğimiz hiçbir sonuçtan bir türlü hoşnut olmayız.

Bu geçmiş bir “hale” paslı bir çivi gibi çakılı kalmaktır. Bu saatten sonra, artık yaşadığımız kayıpları, ve özlediğimiz halin önündeki engelleri düşünmenin anlamı yoktur! Bu saatten sonra biz kendi kendimizin engeliyiz. Hayatın önümüze açtığı yeni yolların önünde bizim takıntılı zihnimizden, ön yargılarımızdan, hoşnutsuzluğumuzdan, kabulsüzlüğümüz ve şükürsüzlüğümüzden gayrı engel mengel yoktur.

“Koy su aksın seni de yıkasın, aç pencereyi güneş içeri girsin, tozları temizle ki evin yüzü gülsün. Aynadaki yüz de sana gülsün!” halidir bu saatten sonra yaşanması gereken. Lütfun önündeki tek engel, bizim çabasızlığımız, bizim direncimiz, bizim küskünlük, umutsuzluk, gönülsüzlük nedeniyle hayatın getirdiklerine sırt çevirmemizdir.

Engelleri yıkmak için nasıl düşünmeliyiz?
Hani “Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” demiş ya şair, aslında insanın kafasında kendince her şeyin bir resmi vardır. Sabah kalkıp bulmak istediği bir ev hali, konuştuğu insanlardan duymak istediği sözler ve almak istediği tepkiler, yaptıkları karşılığında elde etmek istediği bir takım sonuçlar vardır. Hayat bu beklentilerinin tersine aktı mı, insan kendini “engellenmiş, mahrum bırakılmış, öksüz, tatsız, huzursuz” hisseder. Ve hayatta gidecek bir yer, bulunacak bir çözüm, çaba göstermesine değecek bir neden olmadığına hükmeder. Yani “depresif” olur.

Bunun nedeni, insanın hafızasındaki “yara kayıtları”dır. Bu kayıtlar, geçmiş deneyimler sonucunda vardığımız “Öyle, şöyle, böyle olduğunda, sonuç bu olur ve asla şuna varılamaz” türünden, ön yargılar ve bunlara bağlı oluşan duygusal iç engellerdir. Başka bir deyişle karşımıza çıkan dış koşullar, bazen bizim geçmiş deneyimlerimizden kaynaklanan iç engellerimizi tetikler.

Koşullar ya da sonuçlar umduğumuz gibi olmadığında da bizim yine olmasını umut ettiğimiz şeyler için çaba göstermek gibi bir seçimimiz vardır. Ama bu kez farklı bir bakış açısı geliştirmemiz, koşullara direnmek yerine uyum sağlamayı kabul etmemiz, olanın içinde bir çözüm aramamız, daha önce vazgeçtiğimiz yerde şimdi bir adım daha sabretmemiz, daha önce tokat yediğimiz ya da düştüğümüz yerde “yine öyle olacağı beklentisi” ile kendi kimyamızı bozmamamız gerekir. O zaman belki bir mucize olur ve bizim iç engellerimizle hayatımıza koyduğumuz bir bariyer yıkılıverir.

İnsan, zamanla hep kavgalıdır. Genetik hafızamız, sosyal öğretiler, kişisel deneyimler, bize “Zaman aldığını geri getirmez!” sözünü hatırlatır. Zaman insanın bilincinde hep, zorlayıcı bir sabır, sıkıntı, kayıp, hatta ölüm ile eş anlamlıdır. Oysa, zaman süreci tamamlanmış olanları götürür ve aldıklarının yerine, “kabul eden için” yeni güzellikler getirir. Her bitişte, ölümde bile bir huzur, bir kavuşma, bir aydınlık, bir yeni boyut vardır.

Zamanla kapışan insan, hayatı kendi tasavvurları ile sınırlı zanneden insandır. Kendi bakışına, algısına, ve kapasitesine, haddinden fazla bir yücelik atfeden ve öğrenmek, keşfetmek, akışla bir olmak için kendine şans vermeyen insandır. Oysa Allah hikmetiyle bir kapıyı kapatırsa, rahmetiyle önümüzde bir pencere açar ve bu yolu yürürken insanlara umut, şükür ve çabayı bırakmamak düşer. Zira umut, şükür ve çaba lütfun gelişini ve algılanışını daima kolaylaştırır!

Junoastrology.com

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir